Maide Oruç ile Gerçekleştirilen Söyleşi

Maide Oruç ile Gerçekleştirilen Söyleşi

Maide Hocamla 31 Ocak 2008 tarihinde saat 14:00’de Ankara Kavaklıdere’deki evinde buluştuk. Uzun yıllardır görmemiştim. Her zamanki vakur ve ciddi tavrıyla karşıladı beni. Hiç değişmemişti. Sağlıklı, dinç ve dimdikti. Saçlarının beyazlığı ona daha da saygın bir görünüm kazandırmıştı. Beni cam kenarındaki en güzel koltuğuna oturttu ve söyleşimize başladık.

maide_hoca_004

S.P: Hocam, söyleşimize yaşam öykünüz ile başlayalım isterseniz.

M.O: 27 Aralık 1927 de Ankara’da Orman çiftliğinde doğdum. İlk, orta, lise ve üniversite eğitimimi Ankara’da tamamladım. 1951’de Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi, Matematik-Astronomi bölümünü bitirdim. Aynı yıl Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi‟nde asistan oldum. 1954 yılında doktoramı yaptım. Doktorada Prof. Dr. Orhan Alisbah ile SCHLICHT FONKSİYONLAR üzerine çalıştım. 1956 sonbaharında ise Almanya’ya gittim. Alman bursuyla dört sömestre Darmstadt Technische Hochschule (Department of Mathematics Darmstadt University of Technology (TUD))’de misafir öğrenci olarak kaldım. 1958 bahar döneminde Ankara Üniversitesi’nde asistanlığa geri döndüm. 1964 yılında İsviçre Hükümetinin bursiyeri olarak Zürih Üniversitesi’ne gittim. Zürih Üniversitesinde Professor B. L. Van der Waerden ile çalıştım. 1965’de çalışmalarımı tamamlayarak doçentlik sınavına girdim ve doçent oldum. 1966’da yurda döndüm ve Fen fakültesinde kadrolu doçent olarak çalışmaya başladım. 1972 yılında, bir yandan da Eskişehir’de kimya mühendisliği ve eczacılık bölümleri olan yüksekokula ders vermeye gittim. Kimya bölümünde dört sene matematik dersleri verdim. 1976 dan 1980 yılına kadar dört sene de Konya Selçuk Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümünde hocalık yaptım. 1982’de ise dört sömestri için Samsun’a rotasyonla gittim. 1986 yılı Mart ayında da emekli oldum.

S.P. : Matematiğe ilginiz nasıl başladı?

M.O.: Matematiği çocukluğumdan beri severim. Ama matematikçi olmayı düşünmemiştim. 1946’da Liseyi bitirdiğimde ben İTÜ’ye gitmek istiyordum. Benim lisedeki bir hocam sana burs temin edeceğim demişti. Ama bu gerçekleşmedi ne yazıkki. Babam zaten ufak bir memurdu. Onların yanında kalacak özel dersler verecek ve eğitimimi ancak bu şekilde yapabilecektim. Bari Fen Fakültesine gideyim ve matematik okuyayım dedim. Ama matematiği severim. O kadar severim ki Van der Waerden, ve Darmstadt daki (Walter) hoca da yazık olmuş Türkiye’de dünyaya gelmişiniz dediler. Demek ki yeteneğim varmış ve seviyorum da. Yani bir tesadüf eseri seçmiş gibi oldum diyebiliriz. Ben başladığımda Fen Fakültesi binaları inşaat halinde, iskele şeklindeydi ve binalar Teknik Üniversite binaları diye başlamıştı. Bir iki yıl sonra teknik üniversiteye dönüşürse oraya geçerim diye düşünmüştüm. Ama dediler ki, Türkiye‟nin eğitim yapısı iki üniversiteyi kaldıracak durumda değil, teknik üniversite açılmayacak, burayı fen fakültesine veriyoruz. Bizim arsamızda bugünkü hukuk fakültesinin arkasında bir araziydi. Onu aldılar Eğitim fakültesine veya Basın Yayına verdiler. Bize burayı verdiler. Fen fakültesi açıldı, biz Gazi eğitimde ders yapıyorduk. Bir de dedim ki başka okul içimi sarmıyor. Bu matematiği çalışmadan da yaparım ve böylece matematiğe girdim. Bu kadar tesadüf.

S.P.: Eğitim aldığınız dönemde öğretim elemanları kimlerdi? Kimlerden ders aldınız?

M.O.: Ben fakülteye girdiğim zaman bize derse iki asistan giriyordu. Esat Egesoy Analiz dersine, Naci İskender de Analitik Geometriye geliyordu. Biz doçent hoca nedir bilmiyoruz. Yalnız sene sonuna doğru bir gün bize, bugün derse profesör gelecek dediler. Bütün öğrenciler dersi terk etti. Çünkü profesörün kim olduğunu bilmiyoruz. Gelince bizi müfettiş gibi kontrol mü edecek sandık bilmiyorum. Neyse bizi lokalden topladılar zorla derse götürdüler. Orhan Alisbah geldi. Esat Egesoy her cümleyi en az üç defa tekrar ederdi. Ben de tekrar anlatılan şeylerden sıkılırım. Onun için Esat beyi hiç dinleyemedim. Nasılsa bir söylediğinde yakalarım dedim ama çoğunu yakalayamadım. Naci Bey de Kanada‟da yüksek lisans yapmış bir hocamızdı. İkinci sınıfta ise çok kıymetli bir matematikçi Hans Ludwig Hamburger’den Analiz dersi aldık. Onun matematikçiliği çok başarılıydı. Hamburger öyle anlatırdı ki zekanı kullanmak zorunda kalırdın. Doç. Dr. Berki Yurtsever bize tercümeye gelirdi. Bir de İngiliz (J. A. Strang) vardı, o okutmandı. İyi bir hocaydı. Üçüncü sınıfta Orhan Bey, Cengiz Bey geldi Saffet Bey tercüme yapıyordu, Cebir uygulamalarını da Saffet Bey yapardı. O zaman Saffet bey hiç tekrarlamadan çok güzel ders anlatırdı. Saffet Bey’in anlatmasıyla tam not alırdım. Hamburger 1954-55 de gitti. Çünkü Almanya ona tam emeklilik verdi. Çok ders anlattı. Fonksiyonlar Teorisi, Geometriyi hep ondan aldık. Bizim o zamanlar sistemimiz farklıydı. Sertifika usulü vardı. Şöyle ki; üçüncü Sınıfın sonunda ikinci sınıf ve üçüncü sınıftaki derslerin tümünden imtihana girerdik. Herhangi bir dersten kalırsan tümünden kalmış sayılırdın. Tabii böylece mezun olan öğrenci çıkmamaya başladı. Bunun üzerine dersleri parçalamaya başladılar. Bu sistemin bir iyiliği de belli derslerden çok iyiysen, diğerlerinden kaldığın zaman geçirirlerdi. Ben sistemin o iyiliğini gördüm. İki dersten kırık not almış, ama kalan derslerden tam not almıştım. Yani ben öyle geçtim. Bunun nedeni hocaların şu düşüncesiydi: öğrenci yeteneksiz olsa bu derslerden tam not alamazdı, ama tam not almış. Bu derslerden neden yetersiz ve bunlarda birbirinin dayanağı. Çok enterasan. Bu dersler de analiz ve fonksiyonlar teorisi dersleri. Çünkü bu dersler iyi anlatılmadı. Onun üzerine hocalar diyor ki, ben kusuru kendimde görüyorum. Bu dersi iyi verseydim herhalde bundan da iyi not alacaktı. Ortalama 5 tutuyorsa sertifikayı verelim. Tabiki ortalama 5 tutacak, öbürleri 10, 10. Ben öyle geçtim. Bizim fakültede ilk boykotu biz yaptık. Niye boykot yapıyoruz, hocanın dersini anlamıyoruz diye. Soru sorarsak, biz böyle eblek öğrencilerle ders yapamayız diyor, ders notu verin diyoruz ben katip değilim diyorlar. Orhan Bey geldi herkese sordu, herkes aynı şeyleri söylüyor. Sonra bana sordu “Sen niye anlamıyorsun Maide, sen anlarsın” dedi. “Anlamıyorum” dedim. “Soru sorduğumuz zaman da bunları bilmiyor musunuz? diyorlar. Duymadık dedim. Kompleks, Kompakt cümle diyor. Kompakt ne demek diyoruz, kapalı diyor. Kapalı cümle de var diyoruz. Bu öyle değil diyor. Peki nasıl diyoruz? Bunu bana sormayın diyor. Kimden öğrenelim yani, hepimizin lisan bilgisi yok. Kütüphanede yeterli kitap yok. Kime soralım? Bir iki kişiye sorduk, onlar da bilmiyorlar. Hocanıza sorun dediler.” Hepsini Orhan hocaya anlattım. Sonra da “sizin de bildiğiniz gibi Fonksiyonlar teorisinden zayıf olduğum için bu dersi anlamıyorum” dedim. Orhan Bey bana “haftada iki gün gel, ben sana fonksiyonlar teorisini tekrarlayacağım” dedi. Haftanın iki günü gittim, hoca ders anlattı. Tamam artık anladım dedim. Ve bir daha gitmedim. Sınıfın en iyilerinden biriydim. Boykottan sonra hoca bize ders notu vermeye başladı. Daha sonra da seminer verdiler, her arkadaşa bir konu verildi. Boykotu benim yaptırdığımı biliyorlardı ve beni de arkadaşlarımın tüm seminerlerine çalışmak zorunda bıraktılar. Sınıf arkadaşlarımın her birinin konusunu onunla beraber çalıştım. Herkes konusunu önce bana anlatırdı daha sonra da hocaya. Ondan sonra da arkadaşlarına anlatırdı. Bu emeklerin sonunda Orhan Bey bana “Asistan olmak ister misin? Ben seni asistan alacağım” dedi. İsterim dedim. Ama tabi imtihan açıldı, başarı kazanmak şart. Böyle oldu benim asistanlığım, biraz maceralıdır.

S.P: Karşılaştığınız sıkıntıları sormak istiyorum?

M.O: Ankara Fen Fakültesi‟nin açılışı 1943 yılıdır. O zaman kitap faslı ne kadar paraysa, 70 ve 80’lerde de hemen hemen aynıydı. Kütüphaneye alınacak kitap ve mecmuaların listesini yaparsınız, o günkü kurdan hesaplanır. Tabii onun hesaplanması uzun sürer, merkez bankasına gider, merkez bankası geri yollar, bugünkü kur sizin dediğiniz değil, bugünkü kurdan hesaplayın diye, o liste geri gelir. Kütüphane müdürü yeni bir liste yapar, o liste kitap kurulundan vs. geçer, dekanın onayını alır, merkez bankasına gider bu arada kur yine değişir. Yine geri gönderilir. Kendi paranla da kitabı katiyen alamazsın. Ancak resmi yoldan alabilirsin. Çok zorluk çektik biz. Bugün bir kütüphaneye gitseniz istediğiniz kitabı veya makaleyi internet üzerinden temin edebiliyorsunuz. Ayrıca dil öğrenmekte kolay değildi. Bizim öğrenciliğimiz ikinci dünya harbinin sonudur. 1946-47’de öğrenciydik biz. Ve dil bilmediğimiz için Hamburger’in bildiği çok değişik konulardan yararlanamadık. Yabancı dil bilseydik hocadan faydalanabilirdik. Bu hocamla anlaşabilsem ben bugün Türkiye’de çalışmazdım. Çok samimi söylüyorum. Çok derya bir hocaydı. Hoca 10 dakika konuşuyor, tercüme eden hoca bize iki cümle ile açıklıyordu. Tercüme eden hoca da haklı, bilmiyor çünkü. Türkçe’ye tercüme etmesi için onun Türkçe karşılığını bilmesi gerekir. Konuyu kavraması gerekir. Hamburger çok iyi hocaydı.

S.P.: O dönemlerde kız erkek öğrenci sayıları nasıldı?

M.O.: Bütün sınıfın toplamı 16 kişiydi. Sınıfta 6 kız vardı. İki tanesi ayrıldı. Füsun evlendi. Muzaffer Sarısözen’in yeğeni Sevim Sarısözen de hasta olduğu için ikinci sınıfta ayrıldı. Kalan dört kız mezun olduk. Ben, Efser, Rahmiye ve Lahika. Sınıfın kalanı erkekti. Erkeklerin çoğu köy çocuğu idi.

S.P.: Şimdi de çalışmalarınızdan bahsedelim, yayınlarınız hakkında bilgi verir misiniz?

M.O.: Kinematik Dersleri diye Prof. Dr. Esat Egesoy ile birlikte bir tercümemiz var. H. R. Müller diye bir Avusturyalı geldi. Esat Bey ders notu olur diye, onun kitabını tercüme etti. Biliyorsunuz bir ders kitabı okutulursa satılıyor. Dif. Denk. Ders kitabı ve bir de İstatistik Yöntemler.S.P.: Doktora öğrencileriniz kimlerdi?M.O.: İki doktora öğrencim oldu. Biri subay Güner OMAY(Kara kuvvetlerinde Emekli Paşa), diğeri de asistan Fikri AKDENİZ. Fikri benim verdiğim doktorayı pek önemsememiş. Amerika’ya gittiği zaman çalıştığı hoca, şu doktoranı getir de göreyim dediğinde biraz çekinerek götürdüm dedi. Ancak çalıştığı hoca “Siz buraya neden geldiniz. Çok iyi bir çalışma yapmışsınız” demiş. Fikri ekonomi alanında da çalışmalar yaptı.

S.P.: Türkiye’de matematiğe olan ilgiyi nasıl buluyorsunuz?

M.O.: İlgi yok. Türkiye de para kazanılan şeye ilgi var. Yani mühendislik, doktorluk, bilgisayarcılık… Para getirmeyen mesleğe talep yok. 1984 yılında YÖK bana soruşturma açtı. Matematik Bölümünde bir tek benden çocuklar zayıf not alıyorlarmış, öbür derslerden pek ala geçiyorlarmış. Demek ki bende bir kusur varmış, öğrencide değil. Cevap ver neden böyle dediler? Bende dedim ki dünyada matematik yeteneği oranı %5. Biz tahılla beslenen bir ülke olduğumuza göre bu oran bizde daha da düşük. Maalesef matematiğe aklı erenin başka şeylere de aklı eriyor, bunlar da mühendislik gibi para getiren mesleği seçiyorlar. Arada sırada ilgi duyan ya da öğretmen olmak amacıyla gelenler olsa da bize matematiği sevmeyen öğrenci geliyor. 13. 18. tercihleriyle geliyorlar. Ben bunlara yetenek veremem. Ben memlekete bilgisiz adam yetiştirmek istemiyorum. Ayrıca da ben doçentlik sınavından ders vererek not aldım. Bu nedenle ders anlatmamda bir kusur olduğunu zannetmiyorum. Hiçbir öğrenciden “ne dediğinizi anlamıyoruz hocam” dediğini duymadım. Gerek ifade bakımından gerekse ses bakımından. Ama son seneler öyle oldu ki çocukların dersle ilgisi kalmadı. Önceleri çok iyi öğrenciler vardı, Kimya Mühendisliği itibardaydı, Fizik de öyle. Bu iki bölüme gelen öğrenciler iyi not alırlardı. Matematikçiler de orta şekerli. Ne oldu sonra, özel üniversiteler açıldı. Bolca Kimya mühendisliği açıldı ve oralardan laboratuvarı görmeden Kimya mühendisi oldular. Tabi babalarının sayesinde iyi yerlere yerleştiler. Bizim fakülteye gelenler, geride kaldılar. Ardından Kimya Mühendisliğinin notları düştü. Bir Fizik Mühendisliği icat ettik, Fizik Mühendisliğine gelenler yüksek not aldı. İş bulamayınca onlar da düştü. Çok enteresandır bunlar. Sonra askeri öğrenciler geldi, sınıf canlandı. Çünkü askerler çalışıyor. Bir kere Harbiye herhangi bir insanı almıyor. Onların içinden de herhangi birini yollamıyor. Derken Yüksek Öğretmenler gelmeye başladı. Daha sonra da sağ sol kavgası başladı.

S.P: Bize Doktora Hocanızdan bahseder misiniz?

M.O.: Doktora Hocam Orhan Alisbah’dı. Çok kültürlü ve iyi karakterli bir bilim insanı. Fakat bir yerde uzun süre kalamazdı. Ben Kasım ayında asistan oldum. Hoca dedi ki ben Fransa’ya gideyim geleyim sonra da senin çalışma planını yapalım. Fransa’dan geldi bu kez de Amerika’ya gitti. O Amerika’da ben Türkiye’de tiyatro vari bir doktora yaptım. Doktora çalışmamı yayınlamadım zaten. Ama Profesör Van der Waerden’den çok faydalandım. Faydanın ötesinde akademik bir çalışma yaptık kendisiyle. Nedir akademik çalışma? Hiçbir engel tanımadan rahatça konuşabiliyorduk. O beni, ben onu rahatça eleştirebiliyor, konuyla ilgili gayet güzel tartışma yapıyorduk. Ama burada öyle olmadı nedense. Bir hocam, soru sorarsan bir daha dersime girme dedi. Halbuki Profesör Van der Waerden’e “kitabınızda yanlış yapmışsınız” dediğimde “Aman hemen bir bakalım” demişti. O da şöyle olmuştu: İsviçre’ye gitmeden önce bana bir çalışma planı vermiş, bunları yapsın gelsin demişti. Çalışma planı da İngilizce’den Almanca’ya, Almanya’dan da İngilizce’ye seri Almanca çeviri yapacak kadar İngilizce öğrenmek ve onun kitabını sonuna kadar okumak. Burs çıktı ben onları yapamadım. Waerden ‟in kitabının 100. Sayfasına geldim, orada bir şeye takıldım. Bizim matematikçilere gittim ben dedim Van der Waerden’in kitabını okuyorum, ama anlamadığım bir şey var. Bir de size anlatayım dedim. Bize anlatma Maide, o kitapta yanlış olmaz sen anlamamışsındır dediler. Tekrar tekrar okudum baktım anlamıyorum. Kalktım bir arkadaşa gittim. “Sen istatistik bilirsin, ben burayı anlamıyorum ”dedim. O da “Maide, bu sarı kitap hata yapmaz. Sen yanlış okumuşsundur” dedi. Ve ben orada kaldım. Ara verdim, sonra tekrar baştan aldım. Bu sefer 80. sayfada kaldım. Bıraktım çalışmadım. İngilizceyi de öğrenmedim. İngilizceye yeteneğim yok. Gittim İsviçre‟ye bir sohbet sırasında dedim ki “sizin kitabınıza takıldım, çıkartamadım” dedim. Açtı baktı. “Dur çıkartayım formülü” dedi. Çıkardı formülü ve “haklısınız yanlış olmuş. Ama iyi ki geldin. Çünkü bana kitabınızı tekrar basacağız, yapmak istediğiniz bir değişiklik var mı diye sordular. Ne olur o kitabı şöyle bir okuyun da başka hatalar varsa bana söyleyin.” Bizimkiler olsa sen kim oluyorsun da benim yanlışımı çıkartıyorsun derler. Profesör Van der Waerden gittiğimde bana bir konu verdi. Dedi ki bu çok zor bir konu en iyisi sen şu ikinci konuyu yap. Ben, o zor olana başlayacağım kusura bakmayın dedim. Bir insan zor diye bir işi bırakamaz, ben gayret edeyim altından kalkamazsam bırakırım dedim. Ama vaktin az dedi. Önemli değil. Siz, bu hanım çalışıyor dedikçe onlar bursumu uzatırlar dedim. O zaman öyle yapalım dedi. Van der Waerden çok bilgili bir bilim insanı. Pek çok kitabı var ve bu kitapları Rusça’ya da çevrilmiş.

S.P. : Profesör Van der Waerden İsviçre’de hangi üniversitedeydi?

M.O.: Zürih Üniversitesinde. Zürih’te iki yüksekokul vardır. Birisi Teknik Üniversite, diğeri Zürih Üniversitesi’dir.

S.P.: Doktora ve Doçentlik Konularınız nelerdi?

M.O.: Doktora”Schlicht Fonksiyonlar Üzerine”Doçentlik” Sequential Analysis Über QualitÄtskontrolle”S.P. : Doktora, Yüksek lisans yönetmelikleri ne zaman çıktı Hocam?M.O.: Ben 1966’da döndüğümde yönetmelik çıkmıştı. Muhtemelen 1965 yılında. Fizikçi Burhan Cahit Ünal, ciddi doktora yaptıran iyi bir teorik fizikçimizdir. Askeri Baran ve Zekeriya Aydın onun öğrencileri arasındadır.

S.P.: İş hayatınızda ilginç durumlarla karşılaştınız mı? Bizimle paylaşır mısınız?

M.O.: 12 Mart 1971 de 13 gün gözaltına alındım. Istanbul’da Elrom (İsrail`in İstanbul konsolosu ) diye biri varmış onu ben veya benim dahil olduğum çete öldürmüş. Kim o Elrom dedim bilmiyor musun öldürdüğün adamı dediler. Yani biz şikayet edildik. 13 gün orada kaldık, sonra da serbest bırakıldık. Herhangi bir soruşturma ya da mahkeme yok. Evlerimizden alıp götürdüler bizi. İşte Eskişehir’e gidiş nedenim odur. Sıkıyönetim bir daha gelirse ya da sıkıyönetim öyle bir kanun çıkartır ki bizi yeni baştan elden geçirirler, bir yedekte param olsun dedim. Yani bir 6-7 ay yaşayacak kadar param olsun diye Eskişehir’e derse gittim. Sonra Konya’ya devam ettim. Yani ben size hoca olduğum zaman yıpratıma uğratılmış bir insandım.

Yayınları:

- Maide Oruç, Über sequentielle QualitÄtskontrolle , Probability Theory and Related Fields, Volume 4, Number 3 / September,( 1965 )203-208. DOI: 10.1007/BF00533750                   – Summary Following B. L. VAN DER WAERDEN, sequential sampling inspection is treated as a minimum regret problem. It is shown that the sequential procedure reduces the maximum regret by nearly 16% as compared with fixed sample size. The normal approximation is improved by calculating one more term of the power series in Wald’s approximation.                                                                                                                          – Maide Oruç, Über Qualitaetskontrolle, Communications, de la Faculté des Sciences de l‟université d‟Ankara 24(1975) 67-74.

Kitapları:

- Maide Oruç, İstatistik yöntemler, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Yayınları, No:134, 1982                                                                                                                                         – Kinematik dersleri, Müller, Hans Robert; Çev.: Esat Egesoy ve Maide Oruç, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1963. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Yayınları.Umumi :96, Matematik