Neslihan Güğümcü ile Söyleşi

Neslihan Güğümcü, 2019 senesinden beri İYTE Matematik Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev almaktadır. Lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ Matematik Bölümü’nde tamamlamıştır. Doktora çalışmalarını Atina Teknik Üniversitesi’nde Prof. Dr. Sofia Lambropoulou danışmanlığında tamamlamış ve doktorası sırasında THALES araştırma programı kapsamında araştırmacı olarak çalışmıştır. Doktora sonrası çalışmalarını Oberwolfach Matematik Araştırma Enstitüsü’nde “Leibniz Fellow” programı ve Göttingen Üniversitesi Dorothea Schlözer Post Doktora Programı kapsamında yürütmüştür. Araştırma ilgi alanları arasında düşük boyutlu topoloji, düğüm teorisi ve uygulamaları, knotoidler, kombinatorik ve topolojik graf teorisi yer almaktadır. 

Söyleşiyi Yapan: Yaren Naz Tekingündüz

Yaren Naz Tekingündüz İYTE Matematik Bölümü son sınıf öğrencisidir. Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nde yan dal programını tamamlamıştır. 2023–2025 yılları arasında İYTE Matematik Topluluğu’nda yüksek kurul üyesi olarak görev almış, bu süreçte akademik etkinlikler ve öğrenci topluluğu organizasyonlarında aktif rol üstlenmiştir. 2024 bahar döneminde Erasmus+ programı kapsamında Politechnika Gdańska’da bulunarak yurt dışında akademik deneyim edinmiştir. Saf matematiğe ilgi duymakla birlikte, disiplinlerarası çalışmalara da ilgi göstermektedir ve bu doğrultuda lisans bitirme projesini DNA origaminin torus grafları üzerinde modellenmesi üzerine gerçekleştirmiştir.

Y.N.T.: Küçüklüğünüzde, matematiğe hayran kalmanıza neden olan bir anı var mı?

N.G.: Sadece matematik alanı özelinde değil ama bilime meraklı bir çocuktum. Küçükken oyuncaklarımdan ve doğadan topladığım parçalarla oluşturduğum bir bilim dolabım vardı. Kendi kendime bir şeyler geliştirmeye çalışırdım: elektrik devreleri, sabun ya da küçük hayvanlar üzerinde kullanmak üzere çeşitli sıvılar. Bunu fark eden ilkokul öğretmenlerim, hatta okulumuzun müdür yardımcısı, bana o sırada pek kullanılmayan deney araç gereçlerinin bulunduğu odanın anahtarını, orayı derleyip toparlamam için teslim etmişti. Odanın içinde cıva, yapay insan iskeleti gibi ilginç şeyler bulunuyordu. Ben de orada çok sık zaman geçirirdim; arkadaşlarım bana eşlik eder, o odada zaman geçirmek bizim için oyunun bir parçası olurdu.

Beni buna iten şeyin, daha okula bile başlamamışken evimizde babamın aldığı çok eğlenceli ansiklopediler olduğunu düşünüyorum, onları okurdum. Bir de babamla neredeyse her pazar bizim evdeki eski televizyonun arkasını açar, devreleri birlikte inceler, kendisi beni adeta bir çırak gibi kullanırdı. Bunların beni matematik gibi daha formal bir bilim alanına yönelttiğini düşünüyorum. Ama matematik özelinde şunu söyleyebilirim ki iyi bir matematik öğrencisiydim. Ancak matematikçi olmayı oldukça geç bir zamana kadar düşünmemiştim, hedeflerim başkaydı.

Y.N.T.: Üniversite başvuru sürecinde ilk tercihiniz ODTÜ Matematik Bölümü müydü? Değil ise nasıl bu bölümde karar kıldınız?

N.G.: Az önce bittiği yerden bağlayayım: matematik ilk tercihim değildi. Dediğim gibi küçükken bilim dünyasına meraklıydım ama resim yapmayı da çok severdim; evdeki duvarları boyamakla başlamıştım. Resim merakım sürdü, çizimle ilgili meslek hayalim sanat ve sayısal bir alanın kesişimi olarak mimarlığa kaydı. İlk tercihim ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nden Endüstriyel Tasarım Bölümü’ydü. İstanbul’daki iyi mimarlık bölümlerine de puanım yetiyordu ama yalnızca ODTÜ’yü tercih ettim çünkü ODTÜ’ye gitmeyi gerçekten çok istiyordum.

ODTÜ Endüstriyel Tasarım Bölümü’nü oldukça komik bir şekilde kaçırdım: üniversite giriş sınavında matematik bölümünde çözdüğüm bir soruyu optik kağıdına yanlış işaretledim. O an düzeltmekle uğraşamadım, sonra dönerim deyip unuttum. ODTÜ’ye gitmek isteğimin yanı sıra küçüklüğümden gelen hayatta anlamlı bir şey yapmak arzusu ile, tercih listeme ikinci sıraya ODTÜ Matematik Bölümü’nü de eklemiştim. Sonuç olarak ODTÜ Matematik Bölümü’ne girdim. Mühendislik Fakültesi’nin bazı bölümlerine de puanım yetiyordu ama onları çok pragmatik amaçlarla tercih edecektim. Matematik Bölümü’nü seçmemin sebebi ise anlamlı bir bilgiye erişim kapısı olan felsefi bir alanı andırmasıydı, adeta felsefe öğrenecekmişim gibi hissetmiştim ve yanılmamışım.

Y.N.T.: Biz öğrenciler ders çalışırken bazı zorluklarla yüz yüze gelip motivasyonumuzun kırıldığı oluyor. Sizin öğrencilik hayatınızda böyle hissettiğiniz zamanlar oldu mu? Olduysa nasıl üstesinden geldiniz?

N.G.: Aslında hâlen oluyor. Matematik bana çok engin ve sonsuz bir derya gibi geliyor, karşısında durup çok alçak gönüllü bir şekilde küçük bir parçasını keşfetmeye çalışıyoruz. Belki ucundan tutup bir şeyler üretmeye çabalıyoruz, o yüzden hâlâ zorlanıyorum. 

ODTÜ Matematik’teki ilk günümle başlayayım: Mimarlık Fakültesi’nde okumak gibi daha sanatsal hedeflerim varken son anda böyle bir tercih yaptığım için bölümdeki o ilk gün gerçekten zordu. Ayşe Berkman Hocamızın bir dersi vardı, konu sanırım fonksiyonlar ve grafiklerdi. Liseden üniversiteye yeni geçmiş, o tarz bir ders stiline hiç alışık olmadığım için derste hiçbir şey anlamamıştım ama soru sormaya da cesaret edememiştim. Ders sonrasında Matematik Bölümü’nün önündeki bir banka oturdum ve “Ben bunu yapamayacağım, dört yıl böyle nasıl geçecek?” diye düşünüp ağlamaya başladım. Tam o sırada bölümden bir arkadaşım geldi, orada öyle tanıştık. “Ne oldu?” diye sordu; ben dersi anlamadığımı söyledim, o da anlamadığını söyledi. Sınıftan diğer arkadaşlarla konuşunca fark ettik ki kimse anlamamış. O an şunu kavradık: matematik öğrenirken demoralize olmak normal, buna direnç göstermek ve alışmak gerekiyor. Çünkü hiç bilmediğimiz bir dünyadan sanki bize bir şeyler anlatılıyor, hemen kavrayamayabiliriz. Bunun için belli bir süreye ihtiyacımız var.

Ben sanırım matematiği hep platonik bir perspektiften düşünürüm: bir platonik dünya var ve oradaki matematik nesnelerini keşfetmeye çalışıyoruz. Öğrenciliğimden bu yana hâlâ öyle hissederim. İstisnalar hariç hiç kimse için matematiksel dünyayı kavramanın kolay olduğunu sanmıyorum. Sanırım tüm mesele istemekle ilgili, hem matematikte hem de hayatın geri kalanındaki konularda…

Y.N.T.: Üniversite zamanında bir gün kütüphanede kitapları incelerken, Louis H. Kauffman’ın “On Knots” başlıklı kitabını keşfedip, düğüm teorisi dünyasına ilk bu kitapla beraber adım attığınızı biliyorum. O kitapla yolculuğunuz nasıl başladı?

N.G.: O günü çok net hatırlıyorum, üçüncü sınıftaydım sanırım. ODTÜ kütüphanesi, Matematik Bölümü’nün karşısındaydı ve bir öğrenci için bu gerçekten şanslı bir durumdu. Kütüphanenin arşivi oldukça güzel kitaplar barındırıyordu. Her boşlukta kütüphaneye gider, ya yeni kitaplar keşfeder ya da arkadaşlarımla sesli bölümde ders çalışırdım. Yalnız kaldığımda da raflarda ne varmış diye gezinirdim; başka alanlardaki kitaplara, mimarlık yayınlarına, romanlara da bakardım. 

O gün matematik raflarında dolaşırken topoloji kitapları arasında düğümlerle ilgili güzel bir koleksiyonu inceledim. Kauffman’ın kitabının turuncu kapağı ilgimi çekti ve sakin bir yere oturup okumaya başladım. Kitap daktilo ile yazılmış, Kauffman’ın ilginç el çizimleriyle donatılmış, kalın ciltli bir yapıttı. Bu çizimler çok eğlenceli geldi bana. Küçüklüğümden beri çizimle ilgili bir şeyler yapmak istemişimdir ve o kitabı okuyunca bir şeyler kafamda oturdu: matematiğe devam edeceksem bu alanda çizimler de var, düğümler benim için güzel bir konu olabilir, daha geniş haliyle topoloji ilgimi çekebilir diye düşündüm. 

Ayrıca matematik formal ve mesafeli bir alan gibi görünse de o kitap bana çok eğlenceli ve samimi gelmişti, Kauffman’ın el çizimleri matematiğin sosyal ve ifadesel bir tarafının da olduğunu hissettirdi. İçimden şunu geçirmiştim: keşke ileride böyle bir matematikçiyle çalışma şansım olsa.

Y.N.T.: Günümüzde matematik öğrencilerinin büyük bir kısmı ya uygulamalı alanlara yöneliyor ya da disiplinler arası farklı mecralarda kariyer inşa etmeyi tercih ediyor. Soyut matematikte derinleşmek ve akademide kalmak, bugünün dünyasında daha az tercih edilen, sabır isteyen bir yol. Siz neden bu patikayı seçtiniz? Sizi soyutun o saf dünyasında tutan motivasyon neydi?

N.G.: Sanırım anlamlı bir iş yapmak. En başta da belirttiğim gibi meslek seçiminde motivasyonum anlamlı bir bilgi birikimine sahip olmaktı. “Anlamlı” derken bunun herkese ve ne yapmak istediğinize göre değiştiğini belirtmeliyim. Beni soyut matematiğe çeken taraf, zihinsel olarak bir şeyleri anlamaya çalışmanın entelektüel boyutuydu. Finans uygulamaları, biyolojik uygulamalar gibi pragmatik tarafları da var elbette, ama benim için asıl çekim gücü buydu.

Sabır konusuna değindin ve bu çok doğru. Sabırsız bir kişinin matematikte uzun süre tutunamayacağını düşünüyorum. Elbette sabır doğuştan gelen bir şey değil, uğraşmak istedikçe de belki geliştirilebilecek bir şey. Zorluk karşısında direnç kazanmak, sabır geliştirmek, matematik öğrenme ve yapma sürecinde kendiliğinden şekillenen şeyler bunlar.

Y.N.T.: Belki duymuşsunuzdur, literatürde ‘Imposter Sendromu’ dedikleri bir durum var. Kişi çok başarılı olsa bile, sanki o başarılar tesadüfen olmuş ya da aslında yeterince zeki değilmiş de herkesi kandırıyormuş gibi hissediyor. Hatta bu ilk kez, Pauline R. Clance ile Suzanne Imes’in 1978’de yürüttüğü, çok başarılı kadınlar üzerinde yapılan bir araştırmayla ortaya çıkmış [1]. Sizin de kariyerinizde “Acaba ben gerçekten buraya ait miyim?” diye kendinizi sorguladığınız anlar oldu mu?

N.G.: Bunu çok hissettim, onu söyleyebilirim. Hissetmemin iki nedeni var: birincisi zor bir şeyle uğraşıyor olmam; ikincisi ise dürüst olmak gerekirse, bu duygunun bazen hissettirilmiş olması. Akademi camiasında: “Günde 18 saat çalışmazsan matematikçi olamazsın!” gibi kalıplar vardı. Bu tür abartılı ifadeler gözümüzü korkutmuş olabilir.

Yurtdışındaki deneyimimde, özellikle bir şeyler üretmeye başladığımda bunun böyle olmadığını gördüm. Kendimi araştırmaya ve üretmeye vermemle beraber sendromsal hisler “Yeterince iyi bir iş yapıyor muyum, daha iyisini yapabilir miyim?” sorularına dönüştü.

Bir de üretmeye başlayıp matematikte kendinize bir komünitede yer edinince kötü hislerle gelen soruları sormaya pek fırsat kalmıyor artık. İşin içine girince “Tamam, şunu anlayayım, bunun üzerine bir şeyler yazayım…” derken bu sorgulamalar geride kalıyor. Olabildiğince, elimden geldiğince kaliteli işler yapmaya odaklanmaya başlayınca sanırım aştım bu sendromu.

Kadın olmamın bunda etkisi olmuş mudur? Elbette. Hayatta hiçbir şey ekonomik statüden, cinsiyetten, kim olduğumuzdan bağımsız değil. Ama insanlar bu tür engelleri önce zihinsel sonra da uygulamada aşabiliyor. Bu atmosferde kadın öğrencilerimiz ve kadın matematikçilerle bir şeyler yapabilmek çok önemli hale geliyor.

Y.N.T.: Doktoranızı Atina Teknik Üniversitesi’nde Sofia Lambropoulou ile çalışarak tamamladınız. Bu sürece nasıl karar verdiniz ve bu deneyim araştırma anlayışınızı nasıl şekillendirdi?

N.G.: Düğüm teorisi çalışacağım diye tutturmuştum, bunu hatırlıyorum. Aslında bu karara giden yol daha erkenden başlamıştı. Üçüncü sınıfta Kauffman’ın kitabını keşfettikten sonra 2008 yılında, yüksek lisansa başlamadan önce, Nesin Matematik Köyü’nde Boğaziçi Üniversitesi’nden Ferit Öztürk Hoca’nın derslerine katılmıştım. Derste John Milnor’ın “Topology from the Differentiable Viewpoint” kitabını okuduk, akşamları egzersiz saatlerinde verilen problemleri birlikte çözüyorduk ve bazen Ferit Hoca da katılırdı. Çok eğlenceli ve verimli bir deneyimdi, o süreçten sonra topoloji üzerine çalışmaya kesin karar verdim. ODTÜ’de de Cem Tezer Hoca ve Mustafa Korkmaz Hoca’dan birçok topoloji dersi aldım. Bütün bunlar beni Sofia Lambropoulou ile olan yola kadar taşıdı.

Türkiye’de bize çok güzel bir topoloji altyapısı verilmişti ama Kauffman’ın kitabından sonra benim düşündüğüm –daha kombinatoryal– şekilde, düğüm teorisine bu denli odaklanan bir hoca yoktu. Avrupa’da kimlerin bu alanı çalıştığını araştırmaya başladım. İnternette basit bir araştırmayla Sofia Lambropoulou’yu keşfettim ve kendisine doktora programı hakkında bir e-posta yazdım. Şansıma Sofia’nın o dönemde büyük bütçeli bir Avrupa projesi olan THALES programı vardı ve o program kapsamında araştırmacı olarak Atina Teknik Üniversitesi’nde doktora çalışmalarıma başladım.

Sofia alanında çok iyi bir hocaydı ama inanılmaz yoğun olduğunu hatırlıyorum – ki hâlâ öyle – o büyük projeyi yönetmek zamanının büyük bölümünü alıyordu. Bu durum bizi kendi başımıza çalışmaya zorluyordu. Ama Sofia çok şefkatli ve verici biriydi – belki de kadın bir matematikçi olması ile ilgisi vardır…

Benim araştırmamın çok erken döneminde konferanslara konuşmacı olarak katılmamı destekledi. İlk olarak Kopenhag’daki Genç Topolojiciler Toplantısı’na (Young Topologists Meeting) henüz somut bir araştırma sonucum bile yokken konuşmacı olarak katılmamı teşvik etti. Başka bir danışman daha temkinli davranabilirdi. Sofia, “Sen bunu yaparsın” havasındaydı ve yüzmeyi bilmiyorsanız sizi denize atan türden biriydi, tabii olumlu anlamda. Onun için her şey çözülebilirdi ve bu bakış açısı benim akademik kimliğime işledi. Zorlu bir şeyle karşılaşınca, teknik ya da matematiksel olsun, yılmamak benim için artık bir refleks.

Y.N.T.: Kitabıyla düğüm teorisi dünyasını öğrendiğiniz Louis H. Kauffman, yıllar sonra birlikte makaleler yazdığınız biri oldu. Geriye bakınca bu konuda ne hissediyorsunuz?

N.G.: İnsanın ne istediğine dair farkındalığının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Düğüm teorisi çalışmak istiyordum ve bu alanda birlikte çalışabileceğim en üst isimlerden biriyle çalışmak istiyordum. Hedefi bu kadar net koymuş olmak, stratejimi ona göre belirlememi sağladı. Atina Teknik Üniversitesi’ne gidişim zorlu bir süreçti; tüm bürokratik işlemlerinin tamamlanması hiç de kolay olmamıştı! Fakat vazgeçmedim ve bu süreçte Kauffman’la yollarımız kesişti. 2014’ten bu yana düzenli olarak birlikte çalışmaya devam ediyoruz. O zamanlar Skype üzerinden görüşürdük, şimdi Zoom kullanıyoruz. 

Geriye dönüp baktığımda bir öğrencilik hayalinin gerçekleşmesi güzel hissettiriyor, istekler gerçekten önemli.

Y.N.T.: Göttingen’de post doktora yaparken evinizin arkasında Gauss’un mezarı varmış ve şu an kedinizin adı da Gauss. Matematikle bu kadar iç içe geçmiş bir hayat yaşarken, Gauss sizin için neyi temsil ediyor? O mezarın komşuluğunda geçen günler nasıldı?

N.G.: Göttingen’de Gauss’un mezarı şu an halka açık bir parkta bulunuyor. Benim yaşadığım ev de bu parkın yanındaydı. Her gün bölümden dönerken o parkta yürür, mezarın önünden geçerdim. Gauss’un mezarının önünde bir bank vardı. Ben her gün oraya oturup Gauss’la bir şekilde bağlantı kurmaya çalışırdım: komik gelebilir ama ondan bir konjektür çözme, iyi bir makale yazma ilhamı ister gibi bir durumum vardı. (Şaka yaparak) Bu bağlantının işe yaradığını düşünüyorum. Zira Kauffman’la o dönemde “Quantum Invariants of Knotoids” adında çok güzel bir makale yazdık ve bu makale Communications in Mathematical Physics dergisinde yayımlandı.

Göttingen zaten baştan sona böyle bir şehir, birçok bilim insanının, matematikçinin, felsefecinin yaşamış olduğu bir yer ve her köşede bilimsel bir anıt var. Bir binanın önünden geçiyorsunuz, üzerindeki tabelada “Burada Hilbert yaşadı” yazıyor; bir diğer binanın önünde Möbius şeridi heykeli var, kendisi de bir dönem Göttingen ile bağlantılıydı. Matematik bölümünün duvarları orada çalışmış matematikçilerin fotoğraflarıyla kaplı, dış duvarlarda düğüm teorisinin önemli isimlerinden Reidemeister gibi isimleri görüyorsunuz. Böyle bir ortamda bulunmak insanı derin bir şekilde motive ediyor.

Kedimin adının Gauss olması da o günlere bir gönderme. Gauss’un hayatımda özel bir yeri var: Hem onunla kurduğum o bağlantının anısı, hem Göttingen’de zaman geçirme şansını hatırlatması, hem de şu an kendisi kedim. Tabii topolojinin ilk başlangıcını Gauss’a dayandırabiliriz. Daha çok Euler’in Königsberg Köprüsü problemi topolojinin başlangıcı ile ilişkilendirilebilir ve buna katılıyorum. Ama daha somut bir şekilde topolojik çalışmalar yapan ilk kişilerden biridir Gauss. 

Y.N.T.: Atina’da doktora, Göttingen’de post doktora… Yurtdışında bu kadar güçlü bir yol çizdikten sonra Türkiye’ye, İzmir’e dönme kararını nasıl aldınız? O dönüşün arkasında ne vardı?

N.G.: Aslında her şey aynı anda oldu; aynı zamanda, farklı teklifler. Doktora bittikten sonra İzmir’e dönmüştüm. Uzakta olmaktan çok yorulmuş ve ailemin yanında biraz durmak istemiştim. Biraz dinlenerek yola devam etmek istemiştim. Daha sonra hem İYTE Matematik Bölümü hem de Göttingen Üniversitesi Matematik Bölümü’nden kabul edilince, Göttingen’den sonra tekrar İzmir’e gelmiş gibi bir durum oluşmadı; süreçler kesişti.

Akademide uzun süreli bir kadro bulmak gerçekten zorlu bir süreç, iş güvenliğim de bu kararı etkiledi. İzmirli olmak ve burada çalışmak benim için çok değerli.

Şunu da eklemek istiyorum: güçlü bir matematiksel iletişim ağına sahipseniz, nerede olduğunuzun bana kalırsa pek de önemi yok. Şu açıdan önemi yok: Hâlâ Louis Kauffman, Sofia Lambropoulou, Sam Nelson, Jo-Ellis Monaghan gibi alanlarında önemli matematikçileriyle çalışıyorum. Bu çalışma ağını canlı tuttukça fiziksel sınırlar önemini yitiriyor.

Y.N.T.: Türkiye’de çalışmanıza rağmen yurtdışındaki konferanslara ve seminerlere katılıyorsunuz, farklı ülkelerden matematikçilerle ortak projeler yürütüyorsunuz, hatta bu projelere finansal destek de alabiliyorsunuz. Tüm bu süreç nasıl işliyor? Türkiye’de çalışırken uluslararası matematik dünyasıyla bağlantıyı nasıl canlı tutuyorsunuz?

N.G.: Bu kişisel özelliklerle de ilgilidir çünkü bazı matematikçiler izole bir şekilde, tek başına çalışmayı sever. Ben çok öyle biri değilim. Kendi ofisimde yalnız düşünmeyi seviyorum evet, ama benim için matematiğin sosyal bir tarafı da var. Matematikçilerle iletişimi canlı tutmak, konferanslarda buluşmak, çevrimiçi görüşmek benim için önemli.

Bunu nasıl sürdürebildim? Sanırım bu bir ölçüde sosyal yapımla bağlantılı, ama esneklik de çok kritik. Uzaktan beraber matematik yaparken aksaklıklar çıkabiliyor ve buna hazır olmanız gerekiyor. Mesela, Kauffman Şikago’da yaşıyor ve bu Türkiye ile sekiz-dokuz saat zaman farkı demek, o yüzden yıllarca bana göre cumartesi akşam saatlerine denk gelen bir saatte onunla görüşüyorduk. Bu kişisel hayattan bir fedakârlık —hele ki matematikçi olmayanlar için— olarak görülebilirdi; ama benim için hiç önemli değildi, zamanlama konusunda esnektim.

Finansal desteğe gelince: Beni bu fırsatlardan haberdar eden ağın kendisi. Sanırım iletişim kurmak ve bunu sürdürmek en temel etken.

Y.N.T.: Yola çıktığınız ilk günkü heyecanınızla bugünkü tecrübeniz arasında bir köprü kurarsak; bu süreçte zamanın hiç aşındıramadığı temel fikriniz nedir? Öte yandan, yolda değişime uğramasını kayıp değil, büyüme olarak gördüğünüz o eski düşünceniz neydi?

N.G.: Sabit kalan şey matematik karşısındaki hayranlığım. Bu hayatta tek bir yaşamım var ve matematikçi olma şansına eriştim; bu fikrim hiç değişmedi.

İlk başta istediğim şey olmasa da, farklı alanlar, meslek grupları zihnimde karışıklık yaratmış olsa da, kıymetli bir şeyin içinde olduğumun farkındaydım ve bu farkındalık hiç yitirilmedi. Hâlâ çok güzel bir şey yaptığımı düşünüyorum.

Kaybettiğim ve kaybetmesine sevindiğim düşünce ise o ‘imposter’ dediğimiz sendrom ile bağlantılı sorulardı, “Buraya gerçekten ait miyim, yaptığım şey yeterince önemli mi?” kalıplarıyla sorulan sorular. Bu kalıplar yıkıldı ve iyi de oldu. Gerçekten kavradığın bir fikri yazıp kalıcı hâle getirmek, küçük de olsa üretmek çok önemli. Öğrencilerimle çalışırken de tavrım bu yönde gelişti: “Nereden, nasıl bir problem veya fikir çıkarabiliriz, bu fikirden ne geliştirebiliriz?” şeklinde düşünüyorum artık.

[1] Clance, P. R.; Imes, S. (1978). The Imposter Phenomenon in High Achieving Women: Dynamics and Therapeutic Intervention. Erişim Adresi: [https://paulineroseclance.com/pdf/ip_high_achieving_women.pdf] (Erişim Tarihi: 04.05.2026).