Feride Kuzucuoğlu ile Söyleşi


Feride Kuzucuoğlu, 1966 yılında Aydın’ın Çine ilçesinde doğmuştur. İlk, orta ve lise öğrenimini Çine’de tamamlamıştır. 1988 yılında Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümünden mezun olmuştur. 1995 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Matematik Bölümünden doktora derecesini almıştır. 1997 yılından bu yana Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü Cebir ve Sayılar Teorisi Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.


Söyleşiyi yapan: Ayşenur Öcal 


Ayşenur Öcal, Hacettepe Üniversitesi Matematik Bölümü son sınıf öğrencisidir. Akademik ilgi alanları arasında nümerik analiz, diferansiyel denklemler ve hesaplamalı akışkanlar dinamiği yer almaktadır. Lisans eğitimine devam ederken DRP Türkiye (Directed Reading Program) kapsamında akademik çalışma yürütmüş olup TÜBİTAK 2209-A Üniversite Öğrencileri Araştırma Projeleri Destekleme Programı kapsamında proje yürütücüsü olarak görev almaktadır. İzmir Matematik Günleri başta olmak üzere çeşitli akademik etkinliklere katılmış, matematik alanındaki çalışmalarını sürdürmüştür. Uygulamalı matematik alanında akademik çalışmalarına devam etmeyi ve bu alanda katkı sunmayı amaçlamaktadır.

A.Ö.: Matematik pek çok insan için bir araç veya sadece bir dersten ibaret; ancak sizin için matematik tam olarak nedir? Hayatı anlamlandırma biçiminizde nasıl bir karşılığı var?

F.K.: Senin de belirttiğin gibi matematiği herkes değişik şekillerde tanımlıyor. Örneğin bir ilkokul öğrencisine sorsanız farklı tanımlar, bir ortaokul öğrencisine sorsanız farklı tanımlar. İlkokul öğrencisi belki “sayılardır” diyebilir; ortaokuldaki öğrenci “karmaşık sembollerdir”, “sıkıcıdır”, “karmaşıktır”, “anlaşılması zordur” diyebilir.

Matematiği ben kendi adıma en doğru şekilde şöyle tanımlayabilirim: Verilen bilgilerin tümünün kullanılmasıyla sonuca ulaşılmış mutlak, evrensel doğrulardır. Bazen tabii ki verilen bu bilgileri biz kendimiz ortaya çıkarabiliriz, bazen de önceden var olan bilgileri kullanarak yeni şeyler üretebiliriz. Bunun dışında, matematiğin hayatı anlamlandırma biçiminde bir karşılığı vardır tabii ki. Matematiği diğer alanlardan ayıran tek şey bence belirsizliği belirli kılmaktır. Yani matematikte doğru tektir, bu başka hiçbir alanda yoktur. Matematikte kişiye, ortama veya zamana göre doğrular değişmez. İngiltere’ye gitseniz de 2+2=4’tür, Amerika’ya gitseniz de aynıdır. Hatta bazen sorarlar ya “Dünyada en çok kullanılan dil hangisidir?” diye; bence matematiktir. Matematikten daha fazla kullanılan bir dil bence söz konusu değildir.

Hayatın her yerinde matematik var aslında, farkında olsak da olmasak da. Küçüklüğümüzden beri matematik problemleri çözeriz: yaş problemleri, yol problemleri vs. Bunlar bir amaç doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Yani normalde kendi başımıza doğru karar veremediğimiz durumlarda matematiksel modellemeler yaparak sonuca ulaşmaya çalışırız, o doğruları o şekilde elde etmeye çalışırız. Dolayısıyla, matematik hayatımızın bir parçasıdır; istesek de istemesek de hayatımızın bir parçası olduğundan matematiği kullanmak zorundayız. Etrafımıza baktığımızda, örneğin çiçeklere baksak “Simetri var mı, desen var mı?”, suya baksak “Derinlik ne kadar, oran var mı?” diye sorarız kendi kendimize. Dolayısıyla, hayatın her aşamasında matematiğin olduğunu düşünüyorum.

A.Ö.: Geriye dönüp öğrencilik yıllarınıza baktığınızda, sizi matematiğe bağlayan ve “Ben bu yolda ilerlemeliyim” dedirten özel bir an oldu mu? Matematikçi olmaya nasıl karar verdiniz?

F.K.: Son sorudan başlayayım, matematikçi olmaya sonradan karar verenlerdenim. İlkokulda, ortaokulda ve lisede matematiğim hep iyiydi ama matematikçi olmanın ne demek olduğunu bilmiyordum açıkçası. O yıllarda teknoloji bu kadar ileri seviyede değildi ve çevremde akademisyen kimse de yoktu. Matematik derslerini hep sevdim. Bizim zamanımızda lisede üç farklı alan vardı: Matematik, fen bilimleri ve edebiyat şeklinde. Tam hatırlamıyorum neden seçtiğimi ama ben matematiği seçmiştim.

O zaman da şimdiki gibi değildi, sistem farklıydı. Kimya dersi sadece lise son sınıfta veriliyordu. Ben kimyayı çok sevdim; belki hocasından dolayı, belki de dersten dolayı, bilmiyorum. Ama bana “Ne olacaksın?” dediklerinde hep “Kimyacı olacağım” derdim.

Benim mimar olan bir ablam var. Ben lise sondayken dedi ki: “Neden matematik yazmıyorsun?” Ben de dedim ki: “Ben matematiği de seviyorum ama kimyayı daha çok seviyorum.” Onun da yakın çevresinde matematikçiler varmış ve iyi işlerde çalışıyorlarmış. O zaman da Türkiye’ye bilgisayar yeni giriyor ve matematik mezunlarının çoğu bilgisayar alanında iyi iş olanaklarına sahip oluyorlar. O beni ikna etti ve matematik yazdım. Ama hiçbir zaman farklı mesleklere yönelmedim, hep temel bilim istedim; “Doktor olayım, mühendis olayım,” demedim, hiç aklımdan geçmedi.

Öyle başladı benim serüvenim; yani ablamın etkisinde kalarak, onun yönlendirmesiyle Ege Üniversitesinde matematik tercihi yaptım ve o şekilde yoluma devam ettim. 

A.Ö.: Matematik dünyasına ilk adımınızı attığınız yıllarda, sizi “Cebir” gibi soyut ve teorik bir alana yönlendiren temel motivasyon neydi?

F.K.: Biraz önce anlattığım serüvenim gibi bu da garipti benim için. Çünkü üniversite 1 ve 2’de hem kalkülüs hem de ileri kalkülüs dediğimiz derslerde çok başarılıydım. Dersleri de çok sevdim, hocalarını da çok sevdim. Üniversite ikinci sınıfta soyut cebir dersi aldık ve ben soyut cebiri hiç sevmedim doğrusunu söylemek gerekirse. Bir de hocamız hep eski kelimeler kullanırdı, belki bu da beni rahatsız ediyordu. Örneğin sürekli “a’nın tersi” diyeceğine “a’nın makusu” derdi. O zaman için bunun bir anlamı yoktu. Kısacası cebiri bir şekilde sevmedim ama bu tabii ki dersinde başarısız olduğum anlamına gelmiyordu; dersi başarıyla tamamladım ama sevmedim. Analizi daha çok seviyordum.

İkinci dönem, sonradan doktora hocam olacak olan Arif Kaya, Ege Üniversitesine geldi ve cebir derslerini vermeye başladı. Hocamız öğretmen okulu kökenli olduğu için çok iyi ders anlatıyordu; öyle ki cebir sevmeyen birisi olarak dersin nasıl bittiğini anlamıyordum. Hocamın etkisiyle giderek cebiri sevmeye başladım, hatta cebirle alakalı seçmeli dersler bile aldım. Arif hocanın yönlendirmesi burada çok etkili oldu.

Bundan başka, ben şanslı bir gruptaydım o dönemlerde. Sebebini bilmiyorum ama yönetmelik değişiklikleri oldu, bir grup elendi ve biz sınıfta 15-20 kişi civarında kaldık ikinci sınıftan itibaren. Dolayısıyla, hocalarımız bizi iyi tanırdı, karşılıklı etkileşimlerimiz kuvvetlenmişti.

Ben üniversiteyi bitirdikten sonra ise şöyle bir durum oldu: Cebir yapabilmek için asistan olmak lazımdı çünkü asistan olmadan yüksek lisans yapmak zordu. Gelir elde edebileceğimiz başka bir işimiz de yoktu, sadece ailemizin sağladığı destek vardı. Bu konuda haklarını ödeyemem çünkü benden desteklerini hiçbir zaman esirgemediler. 

Daha sonra bana dediler ki: “Cebirde asistan kadrosu açılmayacak, analizde açılacak. İstersen oraya başvur.” Ama şöyle bir koşul da var: Analizde asistan olursanız orada yüksek lisans yapmak durumundasınız, cebirde yapamazsınız. Benim içimden cebir yapmak geçiyor hocamın da yönlendirmesiyle ama diğer taraftan böyle bir durum da var. Onu kabul edip “Nasıl olsa analizde asistanlık açılacak” diye düşünüp analizde yüksek lisansa başladım.

Fakat bu dediğimiz de olmadı, o kadro açılmadı ve ben asistan olamadım. Yani beklememiz gerekti. O sırada Dokuz Eylül Üniversitesi Mühendislik Fakültesinde kadro açıldı, ben oraya gittim, asistan oldum. Ama orada alan falan yok, dolayısıyla ben yüksek lisansımı analizde bitirmiş oldum.

Doktoraya başlayacağım sırada bu sefer de Dokuz Eylül Üniversitesinde doktora programı olmadığı için bana “Ege Üniversitesinde yap” dediler. Fakat orada da doktora yaptıracak kimse yoktu çünkü hocaların zaten öğrencileri vardı. Öyle bir tesadüftür ki beni bu alana yönlendiren hocam Arif Kaya tekrar ODTÜ’ye döndü ve ben ODTÜ’nün doktora sınavlarına girdim, kazandım, orada doktoraya başladım. Cebir maceram böyle başladı.

A.Ö.: Kariyeriniz boyunca Cebir ve Sayılar Teorisi gibi derinlikli alanlarda çalışırken karşılaştığınız en heyecan verici anı bizimle paylaşır mısınız?

F.K.: Öncelikle doktora yıllarımda yaşadığım bir anı paylaşmak istiyorum. Doktorada hocam bana çalışmam için bir problem verdi. Bu problemin çözümüne yardımcı olacak bir tanım yaptık birlikte. Bu tanıma bir de örnek bulmak istedim fakat bir türlü bulamadım. Yaklaşık bir ay sadece bu örnek için uğraştım. Kütüphaneye gidiyor, sabah akşam çalışıyor fakat bir türlü örneği bulamıyordum. Örneği bulamadığım için de problemde yol kat edemiyordum.

Artık vakit de bir hayli geçince “Bu örneği kullanmadan neler yapabiliriz?” diye düşünüp ona yoğunlaştık. Bu matematik bazen takıntı gibi; yani vazgeçemiyorsunuz, bir şekilde aklınızda yer ediniyor. Ben “O tanımı yaptım, her şey doğal, mutlaka bir örnek de olmalı” diye düşünüyordum ama o örneği bir türlü bulamıyordum. Bu durumdan hiç hoşnut olmadım ve problemin başka kısımlarıyla uğraşmaya başladım. Net olarak hatırlamıyorum ama aradan iki veya üç ay geçtikten sonra bir gün birdenbire, başka bir şey çalışırken aklıma bir şey geldi. O örneğe baktım, hemen tak diye oturdu her şey. Belki daha önce de gördüm bunu ama bir şekilde hata yapıp göremedim doğruluğunu. İşte o an benim için çok heyecan vericiydi ve büyük bir mutluluktu aynı zamanda. Çünkü doktorada belirli bir süre var, o sürede bir şeyler yapmak zorundasınız. Eğer yapamazsanız sıkıntıya düşersiniz, eğer yaparsanız her şey hızlı ilerler. Ben de bunu bildiğim için bu durum beni çok mutlu etmişti.

Bir diğeri de doktora sonrası Hacettepe Üniversitesine geldiğimde bir yüksek lisans öğrencimle okuduğum makale üzerineydi. Okuduğumuz makale önemli bir dergide yayımlanmıştı. Teoremin ispatını yaptıktan sonra bir sonuç veriyordu ve ben o sonuçta takıldım. Çünkü olmuyor; yani çok temel bir şeyle, lisans seviyesindeki bir bilgiyle halledilebilecek bir şeyle “Bu olur” diyor ama olmuyor. Epeyce emek verdim, sürekli düşündüm boş kaldıkça ama halledemedim. Halledemeyince de bunu tanıdığım kişilere sormaya başladım. Bundan da bir şey çıkmadı, herkes bunun öyle olduğunu düşünüyor ama ispatlamaya çalışınca olmuyordu ve örnek de bulamıyordum. O dönemde Antalya Cebir Günleri diye bir konferans vardı, her sene Antalya’da düzenlenen. Ben de o konferansa katıldım. Oraya gelen ve bu sorunun cevabını verebilecek kişilerle konuşup sordum. Tabii utanıyorum da aynı zamanda çünkü problem basit bir problem, bir şekilde halledilebilir. Sorduğum kişilerden de hemen cevap alamayınca kendimi iyi hissettim. Aradan bir süre geçince Rus bir matematikçi örnek bulup yolladı bize. O zaman da gerçekten bir şeyler yaptığıma inandığım için mutlu olmuştum. Vazgeçmemiştim yani.

A.Ö.: Geriye dönüp baktığınızda, zihninizde en çok yer edinen ve size “İyi ki bu yolu seçmişim” dedirten özel bir dönüm noktası var mı? Bu dönüm noktası, kariyeriniz için bir pusula görevi gördü mü?

F.K.: Öncelikle şunu söylemek isterim ki her zaman bu yolu seçtiğim için mutlu oldum. Sadece doktora yıllarımdayken zorunlu ve stresli hallerde mutsuzluk hissettiğim zamanlar oldu; çünkü bir süreniz var ve o süre zarfında bir şeyler yapmak zorundasınız. Doğal olarak, “Ya bir şeyler çıkaramazsam?” endişesi sizi mutsuzluğa sürükleyebiliyor. Onun dışında “Matematiği neden seçtim, keşke seçmeseydim!” şeklinde bir serzenişte hiç bulunmadım. Matematik seçtiğim için hep mutlu oldum. Hatta matematiksayesindedoğru bir eş seçtiğimi de düşünenlerdenim. Hâlen daha “İyi ki matematiği seçmişim” diyorum.Sebebi dematematiğin özgür bir alan olması. Yani kimse derin matematikle uğraşmadığı için sizin ne yaptığınızın çok bir önemi olmuyor. Örneğin diğer alanlarda bir söz söyleseniz bu söz farklı yerlere çekilebilir, farklı yorumlanabilir; fakat matematikte böyle bir şey yok, rahatsınız.

A.Ö.: Teori üretmek uzun soluklu bir sabır süreci. Bir problem üzerinde çalışırken tıkanma noktalarını nasıl aşıyorsunuz? Motivasyon kaynağınız nedir?

F.K.: Bu tür tıkanma noktalarıyla karşılaşmak her zaman mümkün. Eğer zaman sorununuz yoksa bu durum bir motivasyon kaybına neden olmuyor; kafanızın bir yerinde o soru kalıyor ve siz başka problemlerle uğraşırken o aslında arka planda hep çalışmaya devam ediyor. Fırsat buldukça onu düşünüyorsunuz. Dolayısıyla, o tıkanma noktalarında hep B planlarını uygulamaya çalıştım. Doktora zamanında hocamın, doktoradan sonra da birlikte çalıştığım arkadaşlarımın katkısıyla yoluma devam ettim.

A.Ö.: Bir ispatın “zarif” veya “güzel” olması sizin için ne anlama geliyor? Matematikte estetik bir kaygı olduğunu düşünüyor musunuz?

F.K.: Matematikte estetik kaygı bana göre şu anlama gelir: Siz bir problemi tamamıyla doğru çözebilirsiniz ama sunumunuz kötüdür. Yani o problemi yazarken gereksiz detaylara yer verdiyseniz çoğu kişi onu okumak istemez, kaçar; ancak gerçekten ihtiyaç duyarsa okur. Benim anladığım estetik kaygı budur. Ama o sizin ihtiyaç duyduğunuz veya merak ettiğiniz bir şeyse, kötü yazılmış olsa bile bir şekilde onu öğrenirsiniz. Bazen öyle ispatlar görürüz ki “Şiir gibi, sanat eseri gibi yazılmış” deriz. Hatta bazıları matematiğin kendisini doğrudan bir şiir veya sanat eseri olarak bile tanımlar. Hiç beklemediğiniz bir şekilde ispat yapılır ve çok zariftir; “Nereden aklına gelmiş?” diye düşünürüz. Örneğin bir cebir problemini topoloji yöntemlerini kullanarak çözmek, yani hiç kimsenin akıl edemediği bir çözümü en kısa ve öz şekilde sunmak bana göre en zarif ispattır. O ispatı okuduktan sonra sadece “Vay be!” dersiniz.

A.Ö.: TKMD’nin (Türk Kadın Matematikçiler Derneğinin) vizyonu doğrultusunda; matematik gibi “saf zihin” gerektirdiği düşünülen alanlarda kadınların varlığı, akademik kültüre nasıl bir zenginlik katıyor?

F.K.: Sanıyorum ki dünyadaki kadın ve erkek sayısı birbirine çok yakın; dolayısıyla erkeklerin olduğu gibi kadınların da pek tabii matematiğe katkısı olacaktır. Herhangi bir araştırma yapmış olmasam da kadınların iş birliğine dayalı çalışmalarda daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Bundan yola çıkarak kadınların matematikte var olmasının, yapılan çalışmaları ve üretimi iki katına çıkaracağı görüşündeyim.

A.Ö.: Bir kadın matematikçi olarak akademik yolculuğunuzda ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Bu zorlukları aşmanızda size yardımcı olan içsel motivasyonunuz neydi? Genç kadın meslektaşlarınıza bu tür zorlukları aşmaları için neler tavsiye edersiniz?

F.K.: Kadın olarak bir zorluk yaşadığımı söyleyemem. Ne kadro alırken ne de çalışmalarımı yayımlarken kadın olduğum için bir ayrımcılığa maruz kaldım; yani benim dönemimde böyle bir şey pek yaşanmadı. Fakat çok eski zamanlarda böyle bir durumun olduğu söyleniyor; üniversitelerde derecesi verilmeyen, çalışmaları yayımlanmayan kadın akademisyenlerin olduğunu biliyoruz. Ben bu tür bir zorluk yaşamadım ama kendi özelimde yaşadığım zorluklar oldu. O da çocuklarımın doğduğu yıllardaydı; çünkü ister istemez çalışmalarıma ara vermek zorunda kalmıştım. Ama bundan hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Onlar bana motivasyon kaynağı oldular; onların başardıklarıyla gurur duyarak kendimi daha da mutlu hissettim. Bunu kesinlikle bir eksiklik olarak da görmüyorum. Genç kadın meslektaşlarıma ise mücadele etmelerini ve sınırlarını sonuna kadar zorlamalarını tavsiye ederim. Yapabildiklerinizle mutlu olun, bu çok önemli. Her zaman en iyisini yapamayabilirsiniz ama yapabildiğiniz kadarıyla mutlu olmak çok kıymetli diye düşünüyorum.

A.Ö.: Cebir ve Sayılar Teorisi genellikle çok soyut kalmakla eleştirilir. Sizce bu “saf matematik” alanlarının, modern teknolojideki (şifreleme, veri güvenliği vb.) gizli gücü nedir?

F.K.: Bildiğim kadarıyla şifreleme algoritmalarının tasarımında cebir, sayılar teorisi, halka teorisi, sonlu cisimler ve sonlu halkalar oldukça fazla kullanılıyor. Bunun dışında kriptolojide verileri gizlemek amacıyla kodlama ve cebirsel ilişkiler kullanılarak yapılan işler var. Dolayısıyla, “Cebirin uygulama alanı yok” demek yanlış olur; bilgisayar bilimlerinde en çok kullanılan alanlardan birinin cebir olduğunu düşünüyorum.

Tabii ki şöyle de bir gerçek var ki bizim yaptığımız teorik matematiğin ne zaman işe yarayacağını bilmiyoruz. Belki elli yıl sonra çok önemli bir teknolojik gelişmede kullanılır, belki de hiç kullanılmaz; bilmiyoruz. Teorik matematiğin böyle bir yönü var. Ama sonuçta teorik matematik kullanılarak yapılan işlerin bilime ve teknolojiye katkısı da oldukça fazla.

A.Ö.: Genç bir matematikçi adayına, zihninde her zaman taşıması gereken bir ilke vermenizi istesek bu ne olurdu?

F.K.: Kararını verdiysen onun peşinden sonuna kadar koş, vazgeçme! Yapabildiğin kadarını yap ve onunla mutlu ol.

A.Ö.: Matematik dışında zihninizi dinlendiren, yapmaktan keyif aldığınız hobileriniz veya uğraşlarınız nelerdir? Bizlere bu konuda önerileriniz var mı?

F.K.: Açıkçası bu soru zamana göre değişen bir soru. Sizin yaşlarınızdayken vardı; örneğin kitap okumayı, film izlemeyi çok severdim. Zaman geçtikçe akademik hayat ve aile hayatından dolayı neredeyse hiç zaman kalmıyor demek mümkün. Fakat yine de fırsat bulduğum anlarda yürümeyi çok severim; özellikle doğa yürüyüşlerine katılırım. Eşimle birlikte boş kaldığımızda sürekli yürürüz. Açıkçası yürümek dışında çok özel bir hobim yok. Bu aralar basketbol maçlarını izlemekten çok keyif alıyorum, beni dinlendiren aktivitelerden biri. Bunun sebebi de çocuklarımın ikisinin de okul yıllarında basketbol oynaması olabilir. Onların maçlarını izlemeye giderdik; bunun da etkisiyle şu an maçları keyifle seyrediyorum, hobi olarak beni dinlendiriyor. Bunun haricinde, doğrusunu söylemek gerekirse pek fazla hobim yok.