Interview with Derya Altıntan

Derya Altıntan, Hacettepe Üniversitesi Matematik Bölümü’nde görev yapmaktadır. Yüksek lisans ve doktorasını Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde tamamlamış olan hocamız, özellikle stokastik modelleme ve diferansiyel denklemler konularında uzmanlaşmıştır. Kadın Matematikçiler Derneği’nin başkan yardımcılığını da yürüten hocamız proje çalışmalarına ve araştırmalarına devam etmektedir.

Söyleşiyi yapan: Elif Merve Yeter

2025 yılında Galatasaray Üniversitesi Matematik Bölümü’nden mezun olmuştur. Matematik tarihi, eğitim ve finans alanlarına ilgi duymaktadır. Bu bağlamda, lisans eğitimiyle eş zamanlı olarak İktisat Yandal Programı’nı ve Pedagojik Formasyon Eğitimini tamamlamıştır. Lisans bitirme çalışmasını ise zaman serilerine temel bir giriş çerçevesinde, Box-Jenkins klasik modelleri ve spektral analiz konularına odaklanarak hazırlamıştır.

E.M.Y.:

Merhabalar hocam, ilk olarak İstanbul Üniversitesini kazanmış olmanıza rağmen bazı özel sebeplerden ve zorluklardan dolayı orada eğitiminize devam etmeyerek, sınava tekrar girdiğinizi ve Ankara Üniversitesi Matematik Bölümü’nde eğitim hayatınızı sürdürdüğünüzü biliyorum. Genç bir kadın olarak bu sizin için zor bir süreç olmalı. Buna rağmen matematik gibi zor bir bölümde okumaya başladınız. Şu an matematik bölümlerinde gözlemlenen sorunlardan birisi, öğrencilerin bölümün zorluğu veya daha farklı sebeplerden 1. sınıf bitmeden bölümü bırakarak başka bölümlere geçmek istemesi. Siz hiç bölüm değiştirmeyi düşündünüz mü?

D.A.:

Açıkçası ben bu konuda çok istikrarlıydım. İlkokul yıllarımdan beri matematiğe çok ilgili bir öğrenciydim. Üniversite sınavına hazırlık döneminde de bu istikrarımın bir sonucu olarak matematikle uğraşabileceğim bir alan seçmek istedim. Ya mühendislik olacaktı ya da matematik. Matematiğin teorisini de çok öğrenmek istedim. Bu nedenle, büyük bir inatla tercih listemde çoğunlukla matematik yer aldı. Okurken çok ciddi bir çalışma disiplini isteyen zor bir alan olmasına rağmen hiç bölüm değiştirmeyi düşünmedim. Buna karşılık, çok zorlanan ve okulu 4 yıldan daha uzun sürede bitiren çok arkadaşıma şahit oldum.

Benim için okuması çok zevkli bir bölümdü ve şu anda işini çok seven bir insan olduğumun farkındayım ki bu cümleyi kurmanın nasıl bir ayrıcalık olduğunu da biliyorum. Hayat, herkese bu cümleyi kurması için bir firsat vermiyor maalesef.

E.M.Y.:

Lisans eğitiminizde sizin çalışma rutininiz nasıldı? Hatırladığınız kadarıyla bahsedebilir misiniz?

D.A.:

Bence matematikte veya bir başka bölümde üniversiteyi bitirebilmek için çok disiplinli olmak gerekiyor. Lisans okurken de böyle düşündüğüm için derslerime günlük çalışırdım. Her günü mutlaka akşamında tekrar ederdim. Anlayabilirsin veya anlamayabilirsin önemli olan o disiplini korumak. Zaten bu sayede bir sonraki derste, anlamadığım yerleri ayırt eder veya anlamadığım kısımlarda neyi anlamadığımı fark edebilir durumda olurdum. Bu disiplini hâlâ devam ettiriyorum ki akademide devamlılık sağlayabilmek için olması gereken bu. Günümüzde gençlerin bu disiplini sağlamakta çok zorlandığını görebiliyorum. Haksız da sayılmazlar. Onlar için nasıl eğitimde, öğrenmede, kolaylık sağlayacak şartlar bulunuyorsa, aynı şekilde dikkat dağıtıcı ve vakitlerini harcayabilecekleri unsurlar da çok fazla.

E.M.Y.:

Şu andaki rutininizden bahsedebilir misiniz? Bildiğim kadarıyla fazlaca yoğunsunuz.

D.A.:

Bu dönem her zamankinden farklı bir rutinim var. Bu sene Türkiye-Azerbaycan Üniversitesi kuruldu ve Hacettepe Üniversitesi de orada bir bölüm açtı. Bu yüzden iki haftada bir Bakü’ye gidip analiz dersi veriyorum. Bunu deneyimlemek istiyordum. İlk defa yurtdışında, araştırmacı kimliğim dışında bir de öğretici kimliğim oldu.

Hafta içi iki gün ise Hacettepe’de eğitim veriyorum. Kalan günlerimde, projelerim (üzerinde çalışıyorum. Şu an üzerinde çalıştığım iki projem var. Birisinde araştırmacıyım. Diğerinde ise proje yürütücüsüyüm. Bunun dışında da bir çalışma grubumla ortak bir proje yapmak istiyoruz. Proje yapmak, farklı alanlarda uzmanlaşmış araştırmacıları bağlayan bir dil bulabilmektir. O yüzden şu an o grupla makale okuma ve konularımız ile ilgili bağlantılar bulma aşamasındayız ve bu aşamada haftada bir görüşüyoruz. Onun dışında TÜBİTAK 1001 ve TÜBİTAK 1002 projeleri üzerinde çalışıyorum.

Ayrıca, eğitici kimliğimin bir parçası olarak öğrencilerim için ofis günlerim var. Öğrencilerimle birebir ilgilenmeye ve sorularına cevap vermeye özellikle önem veriyorum.

E.M.Y.:

Sizin rutininizi dinledikten sonra kendim için meşgulüm diyemeyeceğim sanırım. Bu anlattığınız çalışma rutininizden sonra özel hayatınızla işiniz arasındaki dengeyi nasıl kurduğunuzu çok merak ettim. Biraz da bundan bahsedebilir misiniz?

D.A.:

Ders verme ve akademik çalışma rutinlerimin birbirlerinden farklı hızları var, dolayısıyla bunları dengelemeye çalışıyorum. Bunun yanı sıra herkes gibi benim de bir ailem, arkadaşlarım ve sevdiklerim var. Ayrıca çok sosyal de bir insanımdır. Akşam 6’dan sonrası sevdiklerime aittir çünkü hayat çok kısa onları ihmal etmek istemiyorum. Çok yoğun olsam bile haftada bir kahve içtiğim, yemek yediğim arkadaşlarım var.

Kendime de vakit ayırmayı ihmal etmiyorum. Düzenli spor yapmaya çalışıyorum. Kitap okumayı çok seviyorum ki hep elimde bir kitap olur.

E.M.Y.:

Bir akademisyen olarak şu anki lisans düzeyindeki matematik eğitimine yakından şahit olabiliyorsunuz. 14 yıl öncesi ile arasındaki benzerlikler ve farklılıklardan bahseder misiniz?

D.A.:

Bundan yaklaşık 20 sene önce üniversiteden mezun olmak daha zordu. Mesela benim üniversitemde 1- 3,2-4 barajı vardı ki bildiğim kadarıyla adı bu olmasa da bu amaca yönelik bunun gibi barajlar benim zamanımda diğer üniversitelerde de vardı. Bu baraj şöyleydi: Eğer 1. Sınıf dersinden kaldıysanız, 2. sınıfta bu dersi alma hakkınız vardı ama 2. sınıfta da bu dersi başarıyla tamamlayamazsanız 3. sınıfa geçemezdiniz. 2. sınıf ile 3. sınıf arasında 1 yıl süresince sadece 1. ve 2. sınıf derslerinden altta kalan derslerini alabilirdiniz. Aynısı 2. ve 4. sınıf dersleri arasında da vardı. Bu durum bizim için itekleyici bir güçtü çünkü baraja takılmak demek okulu daha geç bitirmek demekti. Bu da maddi olarak çok zorlanacağınız anlamına geliyordu. Bugün ise 1. sınıf dersini 3 senedir veremeyip 4. Sınıftan ders alabiliyorsunuz. Bu çok yanlış çünkü o dersi veremeyen bir öğrencinin temelinde bazı eksiklikler var ve siz o eksiklikler üzerine bir şey inşa etmeye çalışıyorsunuz. Bu öğrenci için hem yorucu hem de vakit kaybedici oluyor. Bunun yanı sıra bütünleme sınavı da ne kadar iyi niyetle var olsa da öğrencide gereksiz

bir gevşemeye neden oluyor. O günkü maddi koşullar altında kimse gevşemeye ve okulu uzatmaya cesaret edemiyordu ve öğrencilerin öz disiplini yüksekti. Günümüzde ise öğrenciler için öz disiplin konusunda teşvik edici şeyler yapılmıyor.

Ayrıca günümüzde seçmeli ders çeşitliliği çok fazla. Bunun yanı sıra bilgisayarlar sayesinde teorik bilgiyi uygulamaya dökerek öğrencilerde hem merak uyandırabiliyoruz hem de bilgi haznelerine daha fazla şey katabiliyoruz. Bunun yanı sıra öğrenciyi geliştirebilecek birçok program bu son 20 yıl içinde gelişti: Erasmus, ÇAP/YAP, Mevlâna programı gibi.

E.M.Y.:

Kadın Matematikçiler Derneğine uzun süredir üyesiniz. Bize bu süreçten biraz bahseder misiniz? Ne zaman ve neden?

D.A.:

Derneğin kuruluşundan itibaren içerisinde, her kademesinde çalıştım. Şu anda da başkan yardımcısıyım. Lisans ve yüksek lisans seviyelerine baktığımızda kadın öğrenciler fazla olsa bile akademisyen olarak sayıca azınlıktalar. Derneğin amacı da kadınları bu konuda teşvik etmek ve desteklemek için çalışmalar yapmak; mesela onlara rol modeller sunarak başarabileceklerini göstermek. Hedef kitleye ulaşmayı başardık ve aktifliğini 10 yıldan uzun süredir koruyor. Hâlihazırda da devam eden birçok etkinlik ve projemiz var. Böyle bir derneğin içinde olmaktan ve bunun için çabalamaktan dolayı çok memnunum. Bu tarz sivil toplum kuruluşları ülkemizin ve akademinin gelişimi için büyük önem taşıyor. Yaptığımız çalıştaylarda ülkenin farklı bölgelerinde olan bilim insanları birbirleriyle bağlantı kurup bilime daha fazla katkı sağlamaya çalışıyorlar. Aynısı öğrenciler için de geçerli.

E.M.Y.:

11 yıl önce, 2013’te, 1 yıl boyunca Zürih’te bir proje için kalmışsınız. Projenizin konusu ise “biyokimyasal sistemlerin matematik modellemesi.” Konunuz gerçekten ilgi çekici. Neden böyle bir konuda çalıştınız? Evet uygulamalı matematik alanında çalışıyorsunuz ama biyoloji gibi derin bir disiplinde matematikçi olarak çalışmak da çok kolay olmamıştır. Bu süreçten bahseder misiniz?

D.A.:

Nerede duyduğumu hatırlamıyorum ama şöyle bir söz var:

“Akademisyenler için dünya küçük bir köydür.”

Bu şu anlama geliyor çalışmak istediğiniz alanda dünyanın her yerinden farklı araştırmacılar bulabilirsiniz. Benim doktora tezim diferansiyel denklemler üzerineydi. Bu projede de stokastik denklemler ve modelleme ile çalıştım. Senin de dediğin gibi bir biyolog kadar olmasa da biyoloji ile alakalı çalışmaları matematiksel bir bakış açısı ile okumam gerekti. Bu en başta gerçekten zorlayıcıydı çünkü matematiksel modeller kurulurken biyolojik veriler kullanılmış. Bu süreçte biyolog arkadaşımın da yardımıyla o çalışmaları okuyabilmeye ve kendi alanımda oradaki verileri kullanmaya başladım. 2 yıla yakın bir süre bu projede çalıştım ve hâlâ matematiksel biyoloji ile bağlantılı projeler yapmaya devam ediyorum. Buna karşın, hâlâ matematiksel biyoloji ile ilgili yazılar okurken zorlanabiliyorum.

Şunu da atlamamak gerekiyor. Günümüzde matematiksel biyoloji çok çalışılan ve güçlü kaynaklara sahip disiplinler arası bir alan. İşte bu bilimin müthiş bağlayıcılığıdır. Çalışması da çok zevkli.

E.M.Y.:

TÜBİTAK’ta mentorluk yaptığınızı biliyorum ki sizinle biz de bu şekilde tanıştık. Böyle bir programa neden dahil oldunuz?

D.A.:

TÜBİTAK benim hayatımda çok önemli bir yere sahiptir. İlk bağlantımız ben lisans 1’de iken oldu. TÜBİTAK burs programı için ilanlarını gördüm. Belli bir ortalamaya sahip 1. sınıf öğrencilerinin- ki yanlış hatırlamıyorsam 70 olmalı- burs için gerekli olan sınava girmeye hak kazandıkları yazıyordu. Ben de sınava girdim ve o sene Türkiye genelinde matematik bölümünde o bursu kazanan 7 kişiden biri oldum. Benim için o zamanlardaki en büyük başarımdı. O zaman TÜBİTAK’ta bursiyerlerle ilgilenen uzmanlar vardı. Benimle ilgilenen bilim insanları daire başkanlığından Mehmet Bey idi. Beni akademide kalmam konusunda desteklemiş ve çokça teşvikte etmişti. 2. sınıfin sonunda da TÜBİTAK’ın yönlendirmesiyle de akademide kalmaktan başka idealim kalmamıştı. Bugün geldiğim noktada ise onların emeği yadsınamaz bir gerçek.

Mentorluk programı için ise bize ulaşıp programdan bahsettiler. Bu programa dahil olmak isteyip istemediğimi sorduklarında çok sevindim. Bu benim için sadece bir iş değil. İnsan, lisanstayken bazen boşluğa düşüp hayatındaki faktörlerin dengesini bulmakta zorlanabiliyor. O sırada kendinden büyük, o yollardan geçmiş birisinin soruları veya cevapları onun yolunu bulmasında yardımcı olabiliyor. Gönül ister ki bütün öğrencilerim bilim insanı olsun ama insanların sevdiği işi yapmaları daha önemli. Bunu da öğrenciler lisans eğitimi sırasında keşfedebilmelidirler.

Bu süreçte ben de elimden geldiği sürece etkin olmaya çalışıyorum ve bundan büyük mutluluk duyuyorum. Yıllarca da bu programda yer almak isterim.

E.M.Y.:

Bir akademisyen olarak en zorlandığınız şey nedir?

D.A.:

Mesleğin ilk zamanlarında, ders sırasında öğrenci ile iletişim kurmakta zorlandığımı hatırlıyorum. Bunun yanı sıra öğrencilerimle ilişkilerimdeki mesafeyi doğru kurmanın çok önemli ve oldukça nazik bir konu olduğunu kavramıştım. Ayrıca, bu konularda azami dikkat göstermek konusunda oldukça hassas davranmam gerektiğini öğrendim. Şimdi 20 yıllık ders veren bir hoca olarak bu konuda bir yol katettiğimi düşünüyorum. Öğrencilerimle iletişimim ve ilişkim şu an olması gerektiği gibi. Bunun yanı sıra gelişen bilim ve teknoloji ile öğrencilerin her bilgiye ulaşımı kolay. Bundan dolayı sorulan sorular çeşitleniyor. O yüzden elimden geldiğince ders notlarımı güncel tutmaya çalışıyorum. Hatta Youtube üzerinden sürekli takip ettiğim hocalar var. Onları takip ediyorum çünkü orada ders anlatımında fark edeceğiniz yeni bir cümle, yeni bir öğrenciye ulaşabilmenizi ve ona bir şeyler katabilmenizi sağlayabilir.

Akademik kısımda ise en zorlandığım şey literatüre yetişmek. Her ne kadar kendi alanımda çok okuma yapsam da 1-2 ay biraz bakmayı azaltsanız insanlar ne yapmış diye şaşırıp kalıyorsunuz. Bir yandan da mutlu oluyorsunuz tabii ki, bilim dünyası gelişmeye ve büyümeye devam ediyor. Bu gelişen bilim dünyasında siz de bir yer tutmak ve yaptığınız işin iyi olmasını istiyorsanız rekabet etmeli ve sürekli takipte kalmalısınız.

Şöyle bir telaş da olabiliyor. Makale yazmak bir ağaç yetiştirmek gibidir. Sularsınız, emek verirsiniz ve meyvesini almak için gün sayarsınız. Bunula birlikte aynı zaman diliminde dünyanın başka bir yerinde sizinle aynı ağacı yetiştiren başka birisi daha olabilir ve meyvesini sizden önce toplayabilir. Evet süreçte

çok şey öğrenirsiniz bu ayrı bir mesele ama meyveye ilk ulaşma isteğiniz de göz ardı edemezsiniz. Bu sizi hem hızlı kılıyor hem de stres faktörü yaratıyor.

Aynı zamanda akademisyenliğin iki kolu olan eğitmenliği ve araştırma yapmayı dengede tutabilmek inanılmaz bir çaba istiyor. Bu zorluğu da göz ardı etmemek lazım.

E.M.Y.:

Şu an üzerinde çalıştığınız projenin matematik dünyasına katkısı nedir veya ne olmasını bekliyorsunuz?

D.A.:

Daha önce de bahsettiğim üzere birden fazla proje üzerinde yoğunlaşmış durumdayım. Bir projemde ben stokastik modelleme üzerine çalışıyorum. Projede 3 kişiyiz; 2 matematikçi 1 finansal matematikçi. Amacımız ise stokastik diferansiyel denklemlerin, finansal matematiğin problemlerine uygulanabilir olmasını sağlamak. Dolayısıyla, bu projeden 1 doktora öğrencisi 2 tane yüksek lisans öğrencisi yetiştirmeyi ve 3 yayın çıkarmayı hedefliyoruz.

Bireysel olarak üzerinde çalıştığım proje de matematiksel biyoloji üzerine. Gecikme terimleri yer alan reaksiyonlar ile ilgili modelleme üzerine çalışıyorum. Diğer çalışma grubum ile vücudumuzda büyüyen bir tümörün modellenmesi ile ilgili çalışmak istiyoruz ama henüz tümörü seçemedik. Yani hâlâ makale okuma ve literatür tarama aşamasındayız.

E.M.Y.:

Geçmişte yaptığınız çalışmalardan en çok sizi tatmin eden çalışmanız hangisidir?

D.A.:

Diğer yayınlarıma haksızlık etmek istemem. Hepsiyle çok uğraştım ve hepsi bana çok şey kazandırdı. Birini seçmek zorundaysam ama bu benim için 2013’te Zürih’te çalışmaya başladığım matematiksel biyoloji konusu olurdu. Matematiksel biyoloji alanında birçok şeyi o projede öğrendim. Mesela biyolojik çalışmaları nasıl okumam gerektiğini, matematiksel modelleme makalelerini nasıl incelmem gerektiğini vs. O yayınımız SIAM’da basıldı ki o yayında ortak başyazarım. Farklı disiplinlerle çalışmayı da o projede öğrendim. Biyolojik çalışmalardaki verileri nasıl irdeleyeceğimi bir biyolog arkadaşım sayesinde öğrendim ve diğer ortak başyazarımız zaten istatistikçiydi. Bilimin müthiş bağlayıcılığını bir kez daha aktif olduğum bir projede gördüm.

Bu proje benim için akademik alanda bir eşikti, o yüzden benim için çok önemli. Ayrıca bu proje sayesinde disiplinler arası etkileşimin ne kadar harika sonuçlar doğurabileceğini de gördüm.

E.M.Y:

Bir akademisyen olarak birçok makale yazdınız. Bunun yanı sıra birçok matematik dersi ve seminer verdiniz. Bunların hepsi özel konu çalışmaları gerektirmekte. Peki, çalışırken veya hakkında konuşurken en zevk aldığınız alan veya konu nedir?

D.A:

Yakın zamanda öğrendiğim bir konu var. Bence çok ilginç ve keyifli bir konu: tahmin algoritmaları. Şöyle ki elinizde bazı deneysel veriler var ki bu veriler her şeyin sonucunda üretilmiş olabilir. Bu sonuçları

oluşturan parametrelerin tahmin metotları var. Elinizdeki veriyi oluşturan parametreleri bilmek size hem geleceğe hem de geçmişe bakma şansı veriyor. O yüzden, büyük bir rahatlıkla, modelleme ve tahmin algoritmalarını keyifle çalıştığımı söyleyebilirim.

Ders anlatmaktan en zevk aldığım dersler ise kendi alanımla doğrudan ilişkili olan konular diyebilirim. O yüzden lisans düzeyinde diferansiyel denklemler anlatmak veya yüksek lisans dersleri açmak beni çok mutlu ediyor.